11 Temmuz 2016 Pazartesi

Oyun/İnceleme: Asassin's Creed II


Şu yazıyı yazmayı o kadar uzun zamandır erteliyorum ki, biraz daha oyalanıp komple Ezio üçlemesi incelemesi de yazabilmişim aslında. Diğer yandan, serinin her oyununun kendi incelemesini hak ettiği kanısındayım, bu yüzden Revelations'a geçmeden önce bunu aradan çıkarayım dedim.

Assassin's Creed, ilk oyunu 2007'de çıktığından beri popülerliğini neredeyse hiç kaybetmemiş bir oyun serisi. Bunun temel nedeni, serinin genel olarak iyi olmasının yanı sıra, Ubisoft'un her yıl en az bir yeni oyun çıkarması. Öyle ki, geçtiğimiz 8-9 yılda 9'u ana oyun olmak üzere toplamda 17 oyun çıktı ya da çıkacak. Her şeyin bu kadar hızlı yürümesi iyi bir şey mi, değil mi, henüz bilmiyorum.

AC II'ye dönecek olursam, oyun iki farklı periyotta geçiyor, bir tarafta ilk oyunun sonunda hâlâ Abstergo'da hapis olan Desmond Miles'ın Assassin'lerin yardımıyla kaçışını ve onların yeniden yarattıkları Animus'u, Animus 2.0'ı kullanarak bu kez bir başka atasının, Ezio Auditore da Firenze'nin anılarını seyahat etmesini izliyoruz, diğer tarafta da sözü geçen atanın kimliğine girerek 15. yüzyıl İtalya'sını dolaşıyoruz ve oyunun ilk başlarında siyasi bir komplo sonucunda öldürülen ailemizin intikamını almanın peşine düşüyoruz, bu esnada da hem ailemiz, hem kendi atalarımızın dahil olduğunu öğrendiğimiz Assassin Order, hem de İtalya'nın ve tüm dünyanın derinliklerine kadar inen, milenyumluk bir komplo teorisinin içine düşüyoruz. İki hikayeyi takip etmek de keyifli; ana Ezio'nun hikayesi belirgin şekilde daha ilgi çekici, zira Rönesans dönemi İtalya'sı.

En yakın arkadaşımız Leonardo da Vinci, o kadar Rönesans.

Haliyle oyunun en keyifli kısmı benim için çevreyi gezmekti, pek çok yerde kendimi görevden sapıp binaları, özellikle de tarihi eser değeri olan, ünlenmiş yapıları incelerken buldum. Zaten şehirlerin içine yayılmış olan çok sayıda yan görevleri yaparken de normal hikaye sırasında keşfetmeyeceğiniz çeşitli bölgelere gidiyorsunuz. Ben ilk oynayışımda ana hikayeyi daha fazla önemsediğim için yan görevlerin çoğu kaldı; ama seriyi bitirdikten sonra geri dönüp yan görevleri tamamlamayı düşünüyor gibiyim. Gerçi geriye kalan sekiz, son durumda yedi oyun ne kadar zamanda biter, orası da başka bir soru.

Oyunun bir başka iyi yanı, tutorial kısmının oyunun içine yedirilmiş olması. Örneğin parkur becerimizden nasıl yararlanacağımızı kardeşimiz Frederico'yla yaptığımız bir yarış görevi sırasında öğreniyoruz ya da neyi nasıl kullanacağımız ihtiyacımız olduğu anda, ekranın sol taraftaki bir ipucu karesi olarak veriliyor. Tuş kombinasyonlarına alışmak biraz zaman alabiliyor; ama kontrollerin kişiselleştirilebilme özelliği bu zorluğu az da olsa ortadan kaldırıyor.

Buna ek olarak, oyunu yalnızca ana karakter ve etkileşime geçilmesi gereken hedefler bazında oynamıyoruz, oyun içindeki figüranların da oynanış üzerinde ciddi etkileri var. En basitinden, bizi bir yerlere tırmanırken ya da ortalıkta koştururken gören kalabalıktan çeşitli tepkiler yükselebiliyor ya da korumalarla başımız belaya girdiğinde/girmesin diye farklı noktalarda konuşlanan paralı askerler (mercenaries), fahişeler (courtesans) ya da hırsızlardan (thieves) yararlanabiliyoruz, bunlarla birlikte halkın arasından geçerken çeşitli insan gruplarının arasına girip düşmanlara görünmez olabiliyoruz (blending). Düşmanlara görünmez olmanın tek yolu bu da değil, saman yığınlarıyla dolu arabalardan, çeşitli binaların tepesinde bulunan bölmelerden ya da sokakta bulunan banklardan da aynı amaçla yararlanabiliyorsunuz.

Bu kılıkta nasıl fark edilmiyoruz, o da ayrı bir soru.
Ha bu korumalardan her zaman kaçınabildiğiniz anlamına gelmiyor, gerekli koşullarda şiddete başvurmanız gerekebiliyor, o zamanlarda da geniş silah koleksiyonunuzdan yararlanıyorsunuz. Uzak menzilde işe yarayan fırlatma bıçaklarından çözülen codex sayfalarına göre gelişen ve farklı menzillerde kullanılabilen gizli bıçağa (hidden blade), oradan büyük kılıçlara ve arada pek çok noktada işe yarayan diğer silahlara kadar bir yığın seçeneğiniz var ve oyunda yeterince ilerlediğinizde bu seçeneklerin neredeyse tümünden ve daha fazlasından yararlanmanız gereken görevler içinde bulabiliyorsunuz kendinizi. Q tuşunu bu kadar sık ve etkili kullanmam gereken başka bir oyun hatırlamıyorum.

(Neredeyse) her şeyden bahsettim, ana karakterlerin hiçbirinden bahsetmedim. Zaten AC II'de günümüz ana karakteri Desmond'ı pek görmüyoruz, yanılmıyorsam bir kez baştaki kaçıp yeni takım arkadaşlarıyla (Rebecca Crane ve Shaun Hastings, artı kurtarma kısmını halleden Lucy Stillman) tanışma ve oyunun ortalarında bir yerde bir kez günümüze dönme sahneleri dışında Desmond'ı (ve haliyle diğer takım arkadaşlarını da) hiç görmüyoruz, haliyle tek bir oyun içinde bağ kurmak, özellikle de Ezio'yla kıyaslayınca çok kolay olmuyor. Diğer yandan, Ezio'nun hikayesini üç oyuna yayılmış şekilde izlerken Desmond'ı daha fazla oyunda ve daha fazla atasının anılarının içinde görüyoruz, bu da ciddi bir fark yaratıyor.


Özetle, benim için Assassin's Creed II, devamının kesinlikle geleceği bir oyun tecrübesi oldu. Eğer komplo teorilerini, genel olarak gizlilik ve görev odaklı aksiyon oyunlarını ve açık dünyaları seviyorsanız kesinlikle önereceğim bir oyun. Şimdi gidip Assassin's Creed: Brotherhood'u bitirmeden önce sizi şu güzellikle baş başa bırakıyorum (1.09 - 1.27 arası):


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder