29 Temmuz 2015 Çarşamba

You Can Draw in 30 Days ve Pocket Zero: 4. ve 5. Gün


Dün bir anda internet kesildi, ondan önceki gün telefonu sıfırladığımdan beri bilgisayarım telefonun internetine bağlanmayı da reddediyordu, haliyle dünün yazısı güncellenmeden kaldı. Bugün bağlamayı başarıp iki yazıyı birden aradan çıkarayım dedim. Hatlarda genel bir sıkıntı varmış bu çevrede, kim bilir ne zamana düzelir, yazı bir süre gecikmeli gelebilir o yüzden.

Dünle birlikte küp çizmeye başladık. Dairelerden kurtulmak çok iyi geldi, onları hiç beceremiyorum, bunlar en azından bir şeye benziyor böyle. Yandaki tarihlerden göreceğiniz üzere üsttekiler düne, alttakiler bugüne ait.

Pocket Zero'ya gelirsek, dün biraz okudum, bugün bütün gün koşturdum, pek fırsat olmadı ona. Sonuç olarak 816 makale kaldı.

28 Temmuz 2015 Salı

Şampiyonlar Ligi Ön Eleme Maçı Öncesi Fenerbahçe Kadrosu


Bu akşam Fenerbahçe, UEFA Şampiyonlar Ligi 3. ön eleme turunda Ukrayna’dan Shakhtar Donetsk ile karşılaşacak. Bu karşılaşmada Fenerbahçe’nin başında Olympiakos’tan gelen yeni teknik direktör Vitor Pereira var. Shakhtar Donetsk’in başında ise Türk futbolseverlerin iyi tanıdığı bir isim olan Mircea Lucescu var. Bu önemli karşılaşma öncesi Fenerbahçe’nin yeni transferlerinin kısa bir değerlendirmesini yapmak istedim.

27 Temmuz 2015 Pazartesi

You Can Draw in 30 Days ve Pocket Zero: 3. Gün


Madem bundan sonra yayınlayacağım çizdiklerimi, bari azıcık özeneyim de bir anlamı olsun, hepten rezil olmayayım dedim; yine de bu kadar oldu. Gerçi önceki iki günden daha iyi en azından.

Pocket Zero'ya gelirsek, az önce kontrol ettim, 874 makalem kalmış. Bu sayı dünün sonunda 930'du, artı bir yığın şey ekledim, yani her koşulda elli beşten fazla makale okumuşum. Aferin bana, uzun zamandır bu kadar ilerleme kaydetmemiştim. Bu tür şeylerde halka açılmak bana yarıyor. Karizmayı çizdirmeme çabası falan filan.

26 Temmuz 2015 Pazar

Melek Ne Yapıyor: 30 Günlük Meydan Okumalar - You Can Draw in 30 Days ve Pocket Zero

Camp NaNoWriMo bitti/bitiyor diye bende otuz günlük meydan okumalar (challenge'lar) bitti mi sandınız? Hiç ilgisi yok, onun yerine yenilere başladım.

Bu Hafta | 20 - 26 Temmuz 2015

Ne Okudum?
Bir 'yaz gelsin de neler neler okuyacağım' planı daha suya düştü, şu aralar haftada iki üç kitabı anca okuyorum. Sebebi öyle çok meşgul olmam filan olsa neyse diyeceğim, sadece tembellik. Bir cuma akşamı Brave'i (R2R, 0/5) okudum ve hiç beğenmedim, bir de hafta başında The Scorpion Rules'u (R2R, 3.5/5), bir de güç bela Secret Lives of Great Authors/Büyük Yazarların Gizli Hayatları'nı okuyup bitirdim ama nasıl olduğunu ne siz sorun, ne ben söyleyeyim.
Bunların haricinde altta bahsedeceğim şarkıda geçtiği için gittim kütüphaneden Walden'ı (Henry David Thoreau'ya ait) aldım, onu okuyorum. Cümleleri biraz uzun ve bol virgüllü olduğu için bayağı ağır gitsem de okuduğum kadarından keyif aldım. 



Ne İzledim?
Escape Plan/Kaçış Planı ve Transcendence/Evrim. İkisi de izlemesi keyifli filmlerdi.
Yapım kalitesi olarak baktığımızda Kaçış Planı'nınkini çok iyi bulmadım, her ne kadar sonu güzel olsa da filmin çoğu süslü sözler ve bol miktarda aksiyondan ibaret. Artı Sylvester Stallone ve Arnold Schwarzenegger.
Evrim'in konusu da kurgusu da çok hoşuma gitti. Başladığımda bunun da izlerken arada kitap okuyup haberlere göz atacağım bir film olmasından korkmuştum; ama özellikle de o distopik başlangıç korkularımın yersiz olduğunu ortaya koydu. Öte yandan, filmde izlerken sıkıldığım, heyecanın bir hayli düştüğü ve işlerin aşırı tahmin edilebilir hale geldiği pek çok sahne vardı. Böyle çoğu noktada filmi oyuncular (özellikle ana karakterlerden bazıları olan Johnny Depp, Rebecca Hall ve Morgan Freeman) toparladı.







Ne Dinledim?
Bu haftayı Nightwish'in Alpenglow [Endless Forms Most Beautiful (2015) albümünden] şarkısını dinleyerek geçirdim. Albümü çıktığı gibi dinlemiştim ve her şeyi çok sevmiştim, bu şarkının enstrümental haline apayrı bir saygı ve sevgi besliyordum; ama her nasılsa normal hali gözümden kaçmış ya da öyle bir şey. Geçen gün yanlışlıkla enstümental yerine normal versiyonu açtım ve o zamandan beri dinlemekten bir kez olsun sıkılmadım.
Buna ek olarak Bobaflex'in Anything that Moves (2015) albümünü dinleyerek bir hayli zaman geçirdim. Albüme olan saygım gün geçtikçe azalıyor, şarkıları ne kadar dikkatle dinlersem sandığım kadar iyi olmadıklarının farkına o kadar iyi varıyorum; ama albümü dinlemek genel olarak hâlâ keyifli.

25 Temmuz 2015 Cumartesi

Camp NaNoWriMo: 25. Günün Ardından

Bugünle birlikte düzenleme işlerine biraz biraz başladım; ama ilk saatim kabul edilemez seviyede verimsiz geçti (86 kelime yazdım) ve ikinci saati de gün içine sıkıştırıp deneyemedim henüz. Muhtemelen yarına kaldı o. Sorun ettiğimden de değil, Camp NaNo benim için çoktan bitti. Çok ciddi bir değişiklik olmadığı sürece her gün X. Günün Ardından yazmayacağım ya da birkaç cümlelik bir şeyler karalayacağım büyük ihtimalle.

24 Temmuz 2015 Cuma

Camp NaNoWriMo: 24. Günün Ardından



Büyük ihtimalle ilerleyen saatlerde bir şey değişmeyeceği için X. Günün Ardından yazımı şimdiden yazabilirim. Bugün hiç yazmadım. Hiç. Tek kelime bile.

Kardeşimi arkadaşıyla buluşmaya götürmem gerektiği için eve zaten yedide vardım, yemek filan derken saat oldu yedi buçuk, sıcak sayesinde enerji miktarım sıfır seviyesinde seyrediyor. Yazmamış olmak bana kendimi kötü hissettiriyor mu? Hayır, onun yerine bir gün için de olsa hikayeden uzaklaşmak iyi geldi. Yarından itibaren yazma yerine düzenleme aşamasına geçeceğim.


23 Temmuz 2015 Perşembe

Camp NaNoWriMo: 23. Günün Ardından



Şimdi, benim şöyle bir sorunum var: Yazmak istediğim her şey bitti. Bugün olay örgümde olan her şeyi yazmış bitirmiş, üstüne bir de araya epilog sıkıştırmış bulunuyorum. Kitap/hikaye bitmiş olmaktan bayağı uzak; ama boşlukları doldurmaya çalışıyor gibi olmadan neler ekleyebileceğimi pek bilmiyorum. Bugün saat üç gibi, 1.500 kelime civarında bıraktım, dedim biraz başka şeylerle ilgilenirsem iyi gelebilir, belki aklımda bir şeyler canlanır. Bol bol oyun, bir film, biraz kitabın ardından sonuç? Değişiklik yok.

Kelime hedefimi yarılamama 200 kelimeden biraz az kaldı. Yarın onu tamamlarım, üstüne biraz daha eklerim Günlük kelime hedefimi 1.500'de tutmaya karar verdim, 4k yazmaya çalışmak bana iyi gelmez gibime geliyor. Kaldı 8.

22 Temmuz 2015 Çarşamba

Camp NaNoWriMo: 22. Günün Ardından


Sizin de görebildiğiniz üzere yazmaya pek istekli değilim şu aralar. Kitabıma devam etmek şöyle dursun,X. Günün Ardından yazıları bile yazasım yok. Bitse de gitsem diyorum artık. Neyse, az kaldı.

Dün 600 kelime civarı yazdım, bugün 1.600 civarı. Yazma isteğim eksilerde seyrediyor, bununla birlikte moralim de. Geriye 36.710 kelime ve bugün hariç 9 gün kaldı. Günde neredeyse 4k yazarsam yetişiyormuşum. Komik.

Film/Haber: Spectre'de Yeni Fragman !!


Son James Bond filmi Spectre’den yeni bir fragman yayınlandı. Daniel Craig’in bir kez daha Bond rolünde olacağı Spectre’nin yönetmenliğini Sam Mendes üstleniyor ve Mendes’in son açıklamalarına bakılırsa bu kendisinin son Bond filmi olacak. Yönettiği bir önceki Bond filmi Skyfall’ın gişedeki en başarılı Bond filmi olmasının ardından 24. Bond filmini yani Spectre’yi yönetmeyeceğini açıklayan Mendes, daha sonra bir kere daha yönetmenlik koltuğuna oturması için ikna edilmişti. Ancak Mendes bu sefer daha kararlı gibi.

Anime/İnceleme: Tokyo Ghoul, 2. Sezon


Her iki sezondan da spoilerlar ve spoiler içerikli görüntüler içerir. Bayağı büyük spoilerlardan söz ediyorum. Spoilersız bir yazı yazacaktım ama kalbim kaldırmadı.

Durup durup animeden sahneler düşünme ve hüzünlenme aşamalarını geride bıraktığımıza göre oturup incelemeyi yazmaya başlayabilirim.

20 Temmuz 2015 Pazartesi

Film/Haber: Jennifer Lawrence ve Bradley Cooper'ın Son Filmi Joy'un İlk Fragmanı Geldi !


Son yıllarda beyazperdede en çok karşılaştığımız ikililerden belki de en önemlisi Jennifer Lawrence-Bradley Cooper ikilisi. Bu ikiliyi 2012 yapımı Silver Linings Playbook’ta, 2013 yapımı American Hustle ve 2014 yapımı Serena‘da görmüştük. Beraber oynadıkları ilk iki filmde çok iyi performans gösteren ikilinin son filmi ise hayal kırıklığı olmuştu. Ancak bu ikili 1 Ocak 2016’da ülkemizde vizyona girecek olan Joy adlı filmde de beraber olacaklar. Joy’un fragmanı ise birkaç gün önce yayınlandı.

Camp NaNoWriMo: 20. Günün Ardından


Normalde temmuz başında benimkine benzer hedefleri olan insanlarla birlikte bir kulübeye (cabin) katılmıştım, daha sonra çok yakın bir arkadaşım da kampa katılmaya karar verince kulübe değiştirdim; ama o erken pes edince öylece kaldım haliyle. Baktım olmuyor, çevremde yarışacağım birileri lazım, başka bir kulübeye girdim yine benzer kelime sayısı hedefine odaklanarak. Sonuç? Benim dışımda kalan 11 kişiden yalnızca üçü hedeflerine ulaşabilecek durumda, bunların ikisi zaten eski projelerini eklemiş, kamp başladığından beri altı yedi bin kelime filan yazmışlar. Gerisi de benden kötü durumda. Bir yerde kulübede ikinci sayılırım yani. Bir yandan ço hoş, diğer yandan hiç hoş değil. Şans dedikleri bu sanırım.

Bunu geçersek, bugün de 1,5k'da kaldım. Şaşırdık mı?

Kaldı 38.994 kelime, 11 gün. Ürkünç.

Bu Hafta - 19 Temmuz 2015

Geçen hafta pek kayda değer bir şey yapmadığım için Bu Hafta yazısı yazmamıştım. Bu hafta ise tatile gitmemden dolayı yine pek birşey yapamadım ama yine de yazacak daha çok şeyim oldu. (Geçen haftayı da ekledim bu yazıma.)

Ne Okudum ?

Paula Hawkins’in Trendeki Kız adlı romanını okudum. Kitaba geçen hafta başlamıştım aslında başlarda biraz ağır ilerlediği için birkaç gün ara verip sonra devam etmiştim. Devam ettikçe heyecan arttı ve kitap beni daha da içine çekmeye başladı. Konusu da gittikçe daha ilginç hale geldi ve sonu da tahmin etmediğim bir şekilde bitti ki bu da benim için çok önemliydi çünkü son zamanlarda okuduğum kitapların sonu genelde tahmin edilebilir oluyordu. Kitabı özellikle son kısımları sayesinde sevdim diyebilirim. 


Ne İzledim ?

The Good Wife’ın ikinci sezonuna devam ettim ve gittikçe daha heyecanlı olmaya başladı. İkinci sezonun bitmesine az kaldı. Bunun yanında bir de Project Almanac’ı izledim. Bilimkurgu türünde el kamerasıyla çekilmiş bir film, görüntü kalitesi de gayet iyiydi. Zaman yolculuğu ile ilgili olan bu filmdeki en önemli özellikleri ise çekim şekli ve efektleriydi. Filmdeki oyunculukları da beğendim. Filmin sonunu ise aslında pek beğenmemiştim ancak daha sonra düşününce iyi bir son olduğunu fark ettim. Filmin konusu gerçekten güzel ama daha iyi işlenebilirdi bence. Neyse bence buna rağmen yine de güzel ve izlenebilir bir film olmuş.

Ne Dinledim ?


Daha önce Florence and the Machine’in son albümünü (How Big, How Blue, How Beautiful) çok sevdiğimi söylemiştim. Bu hafta da grubun ilk albümü olan Lungs’ı dinledim ve onu da çok sevdim. Albümdeki tüm şarkıları sevdim sanırım, gerçekten çok güzel bir albüm. Hatta son albümden belki bir tık daha iyi bile diyebilirim ki o albüm de benim favorilerimden biri olmuştu. (Hadi ikisine eşit diyeyim en iyisi.) Diğer albümü de dinlerim yakında artık. Bu hafta ayrıca X Ambassadors’ın Renegades adlı şarkısını keşfettim. O şarkıyı da Lungs albümünü de dinlemenizi öneririm. Aşağıya Renegades’i ve Lungs’dan bir şarkıyı ekledim.



19 Temmuz 2015 Pazar

Camp NaNoWriMo: 19. Günün Ardından


Bugün de 500 kelimeden çok fazla yazamadım. Dengem hepten kaydı.

İyi bir şey olarak, bugün birinin de yardımıyla bol bol beyin fırtınası yaptım ve onun sayesinde kurguda kendi başıma düşünemeyeceğim türden bağlantılar buldum/yarattım. O bu yazıyı okumayacak ama yine de buradan teşekkürlerimi sunuyorum.

Diğer yandan, bu ilerlemenin yarattığı heyecan uzun sürmedi; çünkü o sahneleri yazamadım. *hayal kırıklığı* Bugün çok geç uyandım, genellikle yazdığım erken sabah saatlerinde uyuyordum hâlâ, gün boyunca da etkisini hissettim bunun. Artık, "Neyse ya yarın yazarım," gibi bir cümle de kuramaz oldum, yarın yine yazamayacağımı biliyorum çünkü. Pes edip yazmayı bırakmayacağım, günde 500 kelime de olsa kalan 11 gün boyunca yazmaya devam; ama geride bir yerlerde, "Amaaan, bırak boş ver, gereksiz stres. Bir dahaki sefere tekrar denersin," diyen bir ses de var hani. 

Kaldı 11 gün, 40.507 kelime. Bugün yazılan kelime sayısı: 561.

Bu Hafta | 13 - 19 Temmuz 2015

Ne Okudum?
Hâlâ o hiçbir şey okuyamadığım o sinir bozucu dönemden geçiyorum. En son geçtiğimiz gün şuradaki Ne Okuyorum yazımda bahsettiğim The Color Purple ve The Golem and the Jinni/Golem ve Cin'i okudum, bir de Twisted Dark çizgi roman serisiyle tanıyıp sevdiğim Neil Gibson'ın bir başka çizgi roman projesi olan Tortured Life'ı okuyup onun incelemesini yazdım. Bu yani. 






Ne İzledim?
Tokyo Ghoul'un ikinci sezonunun ilk dört bölümünü geçtiğimiz haftanın başlarında, kalan sekizini dün izledim, bitti. Hakkında yazabilirim. Yazmayabilirim de. Henüz bilmiyorum. Hâlâ o son iki bölümün etkisinden çıkamadım, bol bol da ağladım zaten. Duygusallaştım iyice.






Ne Dinledim?
Bu hafta bayağı bir şey dinledim aslında.

  • Şurada incelemesini yazdığım Generation Wasted - To Whom It May Concern'ü kaç kez dinlediğimi sayamadım.
  • İncelemesini yazmadan önce birkaç kez daha dinlemeyi beklediğim Bobaflex - Anything that Moves (ayrıca şuradaki heyecanla beklediğim albümler listesindeydi. Çıkar çıkmaz koştum). Albüm cidden muhteşem olmuş, o kadarını söyleyebilirim.
  • George Lynch - Shadow Train albümünü dinlemeleye başladım, katlanamayıp bıraktım.
  • Three Days Grace - Human Race albümünü yine bitiremedim. Sevmediğimden değil, nedense tek parça halinde dinleme fırsatım hiç olmadı. Hep bir şey çıkıyor.
  • Another Perfect Storm'un Another Perfect Storm albümü. Burden dışında öne çıkan şarkı yok; ama albüm olarak dinleniyor. Arka plan sesi işte.

Camp NaNoWriMo: 18. Günün Ardından



Bugün çoğunlukla hikayedeki boşlukları doldurup yazmam gereken sahnelere bir şeyler karaladım. Aksiyon sahneleri yazma işinde hâlâ çok kötüyüm; ama gelişeceğim, o konuda endişelenmiyorum şu anda. Beni asıl endişelendiren boş, bilgi kaynamayan ya da kurguya doğrudan yardımcı olmayan, daha karakter tanıtımı odaklı diyaloglar yazamamam. O konuda ilerlesem iyi olacak, hiç değilse hikayeye birkaç sahne daha ekleyebilirim.

Bugünkü hedefim 3k'ydı; ama 2.273 kelimede kaldım. Son durumda günde 3.160 kelime yazmam gerekiyor. Hayaller hayaller.


18 Temmuz 2015 Cumartesi

Müzik/İnceleme: Generation Wasted - To Whom It May Concern


Generation Wasted
To Whom It May Concern

Çıkış Yılı: ?

Tür: Modern Hard Rock













Anladığım kadarıyla, Generation Wasted çok bilinen bir grup değil. Bu yazıyı yazmadan önce internette araştırdım, YouTube ya da iTunes linklerini bulmaya çalıştım, pek bir şey bulamadım. Bu albüm iTunes'da yok, grubu araştırınca karşıma sadece 2013'te çıkardıkları, Triple Shot adlı bir EP çıktı, albüm adıyla baktığımda da farklı albümler çıktı karşıma. YouTube'da onlara ait olabilecek birkaç sayfa var; ama en yakın tarihli olanı iki yıl önce aktif olmuş, 2012'deki bir konserlerinin videolarını yükleyip yok olmuş. Anlamadım ben şu işi. Sizi ancak şuradaki Facebook sayfalarına ve şuradaki sitelerine yönlendirebiliyorum. 

To Whom It May Concern'ü geçtiğimiz iki gündür tek tekrarda dinliyorum; ama coverladıkları Gary Jules şarkısı Mad World ve askerlerle ilgili olduğunu YouTube'daki açıklamalarda okuduğum On My Own dışında hangi şarkılarının neyden söz ediyor olabileceğine dair en ufak bir fikrim yok. Çoğunlukla yazarken dinledim (şu ana kadar neredeyse sadece bu albümü dinleyerek 1.510 kelime yazmış bulunuyorum bu arada), sözlere hemen hemen hiç dikkat etmedim haliyle. Birkaç tanesinin nakaratlarının birazını biliyor gibiyim, hepsi o.

Şarkılar genel olarak güzel. Tek tek baktığımda tekrar tekrar dinleyeceğim bir şarkı göremiyorum, belki Illiterate in Love hariç; ama albüm halinde dinlendiğinde sıkmıyor. Aksine, sözlerin daha arka planda kalmasına izin vermeleri sayesinde güzel bir arka plan sesi oluşturuyor. Dikkatle dinlediğimde fikrim değişir mi bilmiyorum. Değişebilir gibime geliyor.

Yanılmıyorsam grubun sitesinde şarkıları dinleyebileceğiniz bir bölüm var. Önerim albümün tamamını dinlemeniz; ama tüm uyarılarımı yok sayıp yalnızca birkaç şarkıya bakmaya karar verirseniz Illiterate in Love ve A New Way derim. 

17 Temmuz 2015 Cuma

Camp NaNoWriMo: 17. Günün Ardından

Dedim bugünden hayır yok, daha fazla yazamayacağım, bari bu kez X. Günün Ardından yazımı biraz erken yazayım.

Bütün gün toplamda 200 kelimeden biraz fazla yazdım. Sabah yazdım onları da, bayram dolayısıyla gün içinde pek fırsat olmadı, fırsat olduğunda da enerji olmayacak gibi duruyor. Zaten bu yazıyı da telefondan yazıyorum, e-posta yoluyla paylaşacağım, format eksikliği bundan kaynaklı. Elime bir bilgisayar geçtiğinde düzenlerim.

Uzun lafın kısası, bu sene de Camp NaNoWriMo'yu bitirmeyeceğim gibi görünüyor.

(Ertesi sabah, bu yazıyı düzenlerken gelen not: Bitiririm be. O kadar da değil, buraya kadar geldik)

Camp NaNoWriMo: 16. Günün Ardından



Bugün hem oldukça iyi, hem oldukça kötüydü.

İyiydi; çünkü bu gün 2.200 kelime yazıp son iki gündür içinde bulunduğum tıkanıklıktan çıktım ve birkaç yeni fikir buldum. Ayrıca kurgunun gidiş yönü hoşuma gidiyor.

Kötüydü; çünkü genel olarak oldukça verimsiz bir gün geçirdim ve 2.200, bugün yazmış olmam gereken yaklaşık 2.800'den bayağı az ve önümüzdeki günlerde günde 2.800 kelime yazabileceğimden şüpheliyim, zaten ünde 3k yazamayacağıma karar verdikten sonra 100k olan hedefimi 70k'ya indirmiştim. Ayrıca geriye 43.557 kelime ve 15 gün kaldı. Şu anda 36k'da olmam ve geriye yazmam gereken yaklaşık 34k kalmış olması gerekiyordu. Kendimi çok geride kalmışım gibi hissediyorum.

Özetle, yarının neler getireceğini bekleyip görmem gerekecek.

15 Temmuz 2015 Çarşamba

Camp NaNoWriMo: 15. Günün Ardından



Görüldüğü üzere iyiden iyiye diplere vurduğum günleri yaşıyoruz sayın seyirciler. Bugünün kelime sayısı 510. Dört haneli bile değil.

Bugün yeni bir platforma geçmek iyi gelebilir, belki biraz açılırım diye hikayeyi yWriter'a aktardım, sonra biraz yazmayı denedim, ancak bu oldu. Akşama doğru da müsait değildim, eve biraz önce geldim ve enerjim bayağı az, haliyle gece yazmak da yalan oldu. Böyle giderse günde 3k kelime yazmam gerekecek yetişmek için.

Anime/İnceleme: Tokyo Ghoul, 1. Sezon





Kurguyu bozmayacak, zaten ilk bölümde ve başlarda öğrenilen şeylerle ilgili küçük spoilerlar içerebilir. (Bu bayağı uzun bir uyarı oldu)
Bunu yazmayı planlıyordum planlamasına da, yalnızca 'Tokyo Ghoul çok iyi anime ya' yazıp orada kalabileceğimden korktuğum için erteledikçe erteledim. Sonunda korkunun ecele faydası yok deyip oturdum yazının başına.

Konuyu çok kısaca, spoiler vermeden özetlersem, animenin geçtiği dünyada iki tür yaratık var: İnsanlar ve ghoullar. Ghoullar, yaşamak için insan etiyle beslenmesi gereken yaratıklar. İnsanların yiyecekleri onlara iğrenç geliyor, onları yiyerek hayatta kalamıyorlar. Kardeşimin deyimiyle, insan etiyle beslenen vampirler gibi bir şeyler yani. Tahmin edeceğiniz üzere insanlar ghoulların varlığından memnun değil, haliyle anladığım kadarıyla polis tarzı bir şey olan CCG'de çalışan dedektifler, nam-ı diğer 'güvercinler', ortalığı ghoullardan temizlemeye yönelik çalışmalar yapıyorlar. Ghoullar da canlarını korumak için karşı saldırıya geçiyorlar. Sonuç kan gölü ve savaşlar.




Ana karakterimiz Kaneki Ken. Zavallının tek suçu kendisi gibi kitap kurdu bir sevgili istemek, hepsi bu. Mal bir şey zaten. Bu süreçte, onunla aynı yazarı sevdiğini gördüğü Rize-san'la karşılaşıyor ve bir kitapçıda buluşmaya karar veriyorlar.

Eğer bu ana kadar tahmin etmediyseniz, Rize bir ghoul. Üstelik de milletin 'obur' dediği, bütün derdi yemek, yemek ve daha fazla yemek olanlardan biri. Çata çata buna çatmış yani. Rize bunu yemeye çalışıyor, o sırada bir kaza oluyor ve Rize ölüyor. Bir doktor da bakalım ne olacak mantığıyla zaten ölmüş olan Rize'nin bazı organlarını Kaneki'ye naklederek oğlanı hayatta tutmaya çalışıyor. Başarmasına başarıyor da; yalnız çocuk dehşet verici bir insan eti yeme arzusuyla uyanıyor.

Geri kalanı spoiler deyip burada bitireceğim hikayeyi anlatmayı.



Animeden genel olarak söz edecek olursam, benim izlemekten oldukça keyif aldığım bir sezondu. Olaylar oldukça canlıydı ve kurgu sürekli ilerledi, en filler bölümde bile bir şeyler oldu. Sırf opening'deki tek bir sahne için sezon sonuna nasıl geldiğimi şaşırdım.

Öte yandan, derinlemesine indiğinizde beğenmeyenlerin neden beğenmediğini de anlıyorsunuz. Karakterler genel olarak olayların arka planında kaldığı için üzerlerinde çok durulmamış, hepsini bir, belki iki yönleriyle görüyoruz. Karakter gelişimi namına da çok bir şey yok; olan tek şey, sezonun en sonunda (ciddi ciddi son beş on dakikada filan) oluyor ve orada da olanları tam bir mantığa oturtmamışlar. Hani kurgu ilerlerken bize sunulan sebebi görüyoruz; ama akla yatkın geliyor mu? Tartışılır. Ha aksiyon olarak çok iyi, orası ayrı.

Ek olarak, olaylar cidden çok hızlı geçiyor. Karışık değil, izlerken neler olduğunu anlayabiliyorsunuz; ama tam anlamıyla takibini tutamıyorsunuz. Eğer zaten kafa dinleyip keyif almanın ötesinde bir amacınız yoksa bu çok büyük bir problem değil aslında; ama dikkatlice izlemekten yanaysanız bu pek hoş olmuyor. 

Özetle, bence izlenebilir ve anime seviyorsanız bir şans vermeniz gereken animelerden. Ayrıca Kaneki'yi seslendiren kişi aynı zamanda Death Note'ta Light'ı da seslendirmiş.

Bu kadar zaman boyunca bahsetmediğimi şimdi fark ettim; anime bir miktar kanlı. 



Gerçi ben bile rahatça izleyebildiysem sizin herhangi bir sıkıntı çekme ihtimaliniz düşük; ama yine de uyarmış olayım.

14 Temmuz 2015 Salı

Camp NaNoWriMo: 14. Günün Ardından




Sabahki yazımda bahsettiğim tıkanıklık bütün gün geçmedi, sonunda günü çoğunu son yarım saatte yazdığım 1.135 kelimeyle kapattım. Normalde ilk hedefim hiç değilse 1k yazıp bırakmaktı, sonra en azından günlük ortalamam (son durumda 1.695) düşmesin, 1,7k civarında bırakayım dedim; ama görüldüğü üzere bir 550 kelime daha çıkmadı benden, ben de bugünü beynimin izin günü saymaya karar verdim. Birazdan beynimi dondurmaya boğup yarın neler yapabileceğime bakacağım. Yine bir şey yapamazsam bir plotter olma zamanı gelmiş demektir.

Günlük kelime sayım 2.571, kalan kelime sayım 46.263. Üçte biri devirdim.

Film/Haber: Suicide Squad'ın Comic-Con Fragmanı Yayınlandı !!!



Comic-Con’dan sonra Suicide Squad’ın düşük kaliteli halde fragmanı sızdırılmıştı. Bunun ardından DC fragmanı yüksek kaliteli halde (beklenenden erken bir şekilde) yayınladı (ya da zorunda kaldı da diyebiliriz). Fragmanda filmden beklediğim hava vardı ve bunun yanında tüm kötü karakterlerimiz de fragmanda. Bence çok iyi olmuş fragman, filmi heyecanla bekliyorum.

Camp NaNoWriMo: 14. Gün

Beklenen an geldi çattı sevgili izleyenler: Tıkandım. Kurgu ilerlemiyor. Yazılması gereken görev sahneleri var, kalem oynatamıyorum. Şu anda bugünkü 2.634 kelimenin hiç değilse 1.5-2k'sını devirmiş olmam gerekirken kaç saattir toplam 267 kelime yazdım, o da yarım sahnelere bir şeyler ekleyerek, gerçek anlamda bir ilerleme yok yani. Dahası, yazmaya devam etmek de içimden gelmiyor, açık açık bir bıraksam da rahatlasam dedim biraz önce. Daha önce de hep 20k başlarında takılıp kaldım, benim ilk büyük engelim bu, bunu aşsam muhtemelen geri kalanı daha rahat gelecek; ama kendimde o isteği yaratamıyorum. Motive edici bir şeyler söyleseniz hiç fena olmaz hani. :(

Ne Okuyorum?

Kendimi yazmaya ve yaza bıraktığım diğer işlerime verdiğimden beri pek okumuyorum. Bir geçtiğimiz cumartesi Speak'i bitirdiğimi yazmıştım Bu Hafta yazımda, bir de aylardan beri Goodreads'te şu anda okuduklarım arasında duran Office 2010: The Missing Manual var, onu da her gün azar azar okuyorum (merak edenler çin, Excel'e kadar geldim). Onun haricinde bir hafta önce The Golem and the Jinni/Golem ve Cin'e başladığımı yazmıştım, ondan sıkılınca Alice Walker'ın yazdığı The Color Purple'a (Goodreads'e göre İnkılap Yayınları bu kitabı 1985 yılında Renklerden Moru diye çevirmiş) başladım.

Golem ve Cin iyi bir kitap. Her ne kadar kitabın adına bakarak ana karakterlerin Golem ile Cin olduğunu düşünsek de aslında kitapta çok fazla ana karakter var ve kitap boyunca hepsinin geçmişine bir göz atıyoruz. İşin kötü yanı, bence bu kitabı bir miktar sıkıcı kılıyor. Kitabın genellikle hakkında okumaya çok alışkın olmadığımız kültürleri temel alması kitap için çok büyük bir artı; ama bir kez sıkılınca bu bile devam etmeye yetmiyor. Her koşulda, şu anda 4/5'lik bir kitap gibi duruyor.

The Color Purple ise daha da iyi bir kitap. 14 yaşında, daha doğrusu 14 yaşından başlayarak, babasının tecavüzüne ve diğer çeşitli tacizlerine uğrayan ve ilerleyen zamanlarda ondan iki çocuk doğuran Celia'nın tanrıya yazdığı mektuplardan oluşuyor; en azından şu ana kadar okuduğum kısım bu şekilde geçti. Kitap boyunca yeni karakterler tanıtılıyor ve Celia'nın geçirdiği irili ufaklı değişikliklere yazar size Celia böyle yaptı, Celia şöyle dedi demeden tanık oluyorsunuz. Tam yorumumu kitap bittikten sonra yapacağım ama şu ana kadar okuduğum kısma bayıldım.

13 Temmuz 2015 Pazartesi

Camp NaNoWriMo: 13. Günün Ardından

İlerlememden gerçekten memnun olduğum noktaya geldik sonunda.

Son durumda ayın yarısına yakınını geçtik ve hedefimin yaklaşık üçte birine ulaştım; ama hikayede olmasını planladığım neredeyse her şey oldu zaten ve yazacak bir şey bulamamak işleri bayağı zorlaştırıyor. Aralıksız her gün 2500-2600 kelime yazmanın bile benim için ne kadar zor olduğunun farkına yeni yeni vardım, günde 3200 küsür yazmaya çalışmak bunalmaya ve hikayeyi tümden bırakmaya giden en kesin yol olurdu büyük ihtimalle. En azından, düzenli gitmem halinde olmam gereken yerden 7k'dan daha az gerideyken 70k hâlâ ulaşılabilir bir hedef gibi görünüyor.

Bugün 2.616 kelime yazdım ve son durumda günlük yazmam gereken kelime sayısı 2.498. Güne başlarken bakmamıştım ama şu anda hesapladığım kadarıyla sayı 2.637'ydi. Bu açıdan kelime hedefime ulaşamadığım söylenebilir; ama kendimde biraz daha uğraşıp o 21 kelimeyi ekleyecek enerjiyi bulamıyorum şu anda. Sanırım yorulmaya başladım.

Geriye kalan kelime sayısı, 47.488.

Kısa süre sonra gelen düzenleme: Gurur yaptım ve sırf o sayıyı geçmek için 50 kelime daha ekledim. Kalan kelime sayısı 47.438 ve günlük kelime sayısı 2.495. Dağları yerinden oynatmadı ama ben kendimi iyi hissettim en azından.

Spor: Wimbledon 13. Günün Ardından



Veee sonunda geldik 2015 Wimbledon’ın son gününe, sabırsızlıkla beklenen tek erkekler finaline. Dün tenisseverler iki yaşayan efsanenin, dünya 1 ve 2 numarasının inanılmaz mücadelesine şahit oldular. Ayrıca bu muhteşem maç geçen seneki unutulmaz finalin de rövanşı niteliğindeydi. 7 Wimbledon şampiyonluğu bulunan Ekselansları lakaplı Roger Federer’in karşısında üst üste 2. Ve toplamda 3. Wimbledon şampiyonluğunu kazanmak isteyen Nole lakaplı Novak Djokovic vardı. Bu iki yaşayan efsane son iki yılı domine etmişlerdi zaten. Bu sene en çok maç kazanmayı başaran tenisçi Novak Djokovic’ti. Ancak bu turnuvanın en iyi ismi belki de kariyerinin en iyi zamanlarından birini geçiren Roger Federer’di ve son şampiyon Djokovic’in turnuvadaki performansı ise geçen seneki kadar iyi değildi. Yani Djokovic finale geçen seneki kadar favori görülerek gelmemişti ama bu yeni bir maçtı ve herşey sıfırdan başlıyordu.

12 Temmuz 2015 Pazar

Camp NaNoWriMo: 12. Günün Ardından


Aslında kelime sayıma neredeyse öğle vakti ulaştım zaten. Sonra bir şeyler oldu, devam edemedim, başına daha yeni oturabildim, şimdi de yavaaş yavaş yaza yaza hedefe ulaştım. Keyfim yerinde, mutluyum. 

Son durumda 19.376 kelime yazmış bulunuyorum. Zaten önceki denemelerimde de yaklaşık 20k kelimede kalmıştım ve kurgu içinde bulunduğum nokta bakımından hiçbirinde bu kadar ilerlememiştim, yazdıklarımın çoğu tekrar tekrar düzenlenmiş kelime ziyanıydı. Bu kez gerçekten bir şeyler oluyor hikayede.

Bugün 2.649 kelime yazmışım, son durumda zamanında bitirmek için gerekli yazma hızım günde 2.572 imiş. Gece yarısını geçip de o sayı yeniden 2.665'i görene kadar bu sayının tadını çıkaracağım ve neler yazabileceğimi düşüneceğim; çünkü biraz tıkandım gibi. Ne yazacağım hakkında biraz fikrim var, nasıl yazacağımı çok bilmiyorum, haliyle işler bir miktar sarpa sarıyor. Geri kalan 50.624 kelime bir şekilde yazılacak sonuçta. Bugün de bittiğinde kalıyor 19 gün.

Gece yarısı gelen düzenleme: Gece yarısından önce 560 kelime daha ekledim. Son durumda kelime sayım 19.936 ve günlük yazmam gereken kelime sayısı 2.635.

Bu Hafta | 6 - 12 Temmuz 2015

Ne Okudum?
Aslında, neredeyse hiçbir şey. Bu hafta büyük ölçüde yazmakla geçti. Geçtiğimiz hafta Laurie Halse Anderson'ın Speak adlı kitabına başlamıştım büyük bir heyecanla, beni pek cezbetmedi, 208 sayfalık küçücük kitabı yaydım bir haftaya. Bu gece o bitti işte. Üzerine bir şey yazacak mıyım bilmiyorum, benim için 2.5/5'luktu.
Pazar günü (Bu Hafta yazılarını cumartesileri yazıyorum) The Golem and the Jinni/Golem ve Cin'e devam edebilmek istiyorum. Daha 60 sayfa okudum, kitap boynu bükük, gözü yaşlı beni bekliyor.

Ne İzledim?
Tokyo Ghoul'un ilk sezonunun yedi bölümünü. Bayağı kanlı, benim tabirimle vıcık vıcık bir anime olduğunu bildiğim için hep erteliyordum, kardeşim beni ikna etti. Şu anda ilk sezonu bitirip ikincisine geçmek için sabırsızlanıyorum. Bitirdiğimde ilk sezon hakkında kısa bir inceleme yazmayı düşünüyorum.

Ne Dinledim?
Kardeşimin müziklerini (takıntı seviyesinde bir sadakatle K-Pop dinliyor) dinlemek için özel bir çaba harcadım. Bir daha tekrarlamak istemediğim bir tecrübeydi.

11 Temmuz 2015 Cumartesi

Camp NaNoWriMo: 11. Günün Ardından + Resmi Pes İlanı


Bugün ilk günden beri ilk defa istatistiklerdeki Words Per Day To Finish On Time kısmındaki sayı azaldı! (Evet, bu bayağı büyük bir şey)

Bugün de hedefime ulaşamayacağımdan emindim, hatta bir noktada yazmayı komple bırakıp kitap okumaya (bir hafta önce başlayıp okur gibi yaptığım kitabı ancak bugün bitirdim) geçmiştim; ama kitap bir anda bitince kendimi bir çeşit boşlukta buldum ve dedim devam edeyim. Son durumda bugünkü kelime sayım 2.580 ve günlük yazmam gereken kelime sayısı sabahki 2.660'tan 2.537'ye indi. Çok ciddi bir fark olmasa da beni mutlu etmeye yeter. Bunu kutlamak için bugünlük yazmayı bıraktım. Yarın devam.

Bu yazının ilk kısmıydı, geldik ikincisine. Camp NaNoWriMo ve diğer birkaç işim tüm zamanımı aldığı için ben, Melek G., kapışmaya doğru düzgün (tercüme: hiç) zaman ayıramıyorum, bu yüzden kendimi daha fazla strese ve gereksiz yükün altına sokmaktansa pes ettiğimi ilan ediyorum. Bu kararın yasal sonuçlarının farkındayım ve birkaç resmi görünüşlü cümle daha.

(Hearthstone oynamaya döner)

Spor: Wimbledon 12. Günün Ardından


Kadınlarda final günü bugündü ve kesinlikle adına yakışır bir final oldu. Yaşayan efsane dünya 1 numarası Serena Williams’ın karşında geleceğin en büyük yıldız adaylarından biri olan hatta belki geleceğin dünya 1 numarası diyebileceğimiz Garbine Muguruza vardı. Serena Williams 21. Grand Slam’ini ve üst üste 4. Grand Slam’ini kazanarak tarih yazmak (ve Serena Slam yapmak) istiyordu. Garbine Muguruza ise ilk Grand Slam’ini kazanmak istiyordu. Çekişmeli ve çok güzel bir maç oldu. Neredeyse tenise dair herşeyi gördük bugün.

Spor: Wimbledon 11. Günün Ardından


11. günde erkekler yarı finalleri vardı. Dünya 2 numarası Roger Federer, dünya 4 numarası Andy Murray ile karşılaştı. Ekselansları, mükemmel bir tenis maçının nasıl olması gerektiğini gösterdi hem de ev sahibi Andy Murray karşısında. Murray’nin de çok iyi oynadığı bu maçta Federer tek kelime ile mükemmeldi. Servisleri tüm turnuvada olduğu gibi bu maçta da müthişti, maç boyunca çok agresif oynadı ve buna rağmen çok az basit hatası vardı. Benim gördüğüm belki de en iyi Federer’di. İyi oynayan Murray’e karşı çekişmeli geçen bu maçı 7-5, 7-5, 6-4’lik üç sette kazanmayı başaran Federer, Wimbledon yarı finallerindeki yenilmezlik serisini de sürdürmüş oldu. Murray’nin tüm setlerin sonunda sette kalmak için servis kullandığı oyunları kaybekmesiyle Federer oynadığı 10. Wimbledon yarı finalinden de galibiyetle ayrıldı. Maçta Federer’in 20 ace, 56 winner’ı ve sadece 11 basit hatası vardı. 7 Wimbledon şampiyonluğunu Pete Sampras’la paylaşan Roger Federer, Pazar günü 8. Wimbledon şampiyonuluğunu kazanıp bunu başaran ilk tenisçi olmaya çalışacak.

Camp NaNoWriMo: 10. Günün Ardından




Evet, bunun 11. günün başlangıcı olduğunun farkındayım. Dün gece gece yarısını görmeden uyuyakalmışım da. Yazı da kaldı haliyle.

Dün gece istediğim kadar ilerleme kaydedemedim. Sabah 1,5k kelimemi yazdım güzel güzel, sonra daha önceden üzerine düşündüğüm tüm sahneler bitti ve her ne kadar tam bir pantser olsam da akşam çalışmamda doğru düzgün hiçbir iş çıkaramadım, en son günü 1.727 kelimeyle kapattım. Bu hedeflediğim 3k kelimeye yeterince yakın değil; ama en azından bir ilerleme diyorum. Dün arayı 8k civarına kadar indirmiştim, şu anda 10.700 kelime gerideyim. İstatistiklere göre günde 2.660 kelime yazmam lazımmış. Deneyelim bakalım.

10 Temmuz 2015 Cuma

Camp NaNoWriMo: 10. Gün




Son birkaç gündür X. Günün Ardından yazıları yazmıyordum; çünkü son birkaç gündür genel olarak yazmıyordum. Son günleri büyük ölçüde kedimin başında ya da peşinde geçirdim, bu da onu büyük ölçüde şımarttı tabii, şimdi hazır o iyileşmeye başlamışken yavaş yavaş geri çekilmeye karar verdim, yazmaya yeniden başlıyorum.
Camp NaNoWriMo istatistiklerine göre yazmadığım günlerin bana maliyeti yaklaşık 10k kelime geride kalmak olmuş. Bugün dahil 22 günüm ve yazmam gereken 57,580 kelime var, buna göre günde 2,618 kelime yazarsam ay sonunda 70k tamamlanıyormuş. Bu gayet yapılabilir bir şey, hatta duruma göre geçilebilir bile ki dün bunu yapmayı aklıma koymuştum zaten; ama önce ikisi çocuk olmak üzere altı, sonra biri bebek olmak üzere dokuz kişilik iki misafir grubunu ağırlayınca, özellikle de ikinci grup iftara gelmişken 1k bile zorlama olabildi. Bugün bildiğim kadarıyla gelen giden yok, oturup yazacağım. Olursa da bilgisayarımı alıp yatağımın altına saklanırım herhalde.
Akşam Camp NaNoWriMo: 10. Günün Ardından yazısıyla burada olacağım.

Saat 12.00'de gelen güncelleme: 14,007! Kaldı 55,993.

9 Temmuz 2015 Perşembe

Spor: Wimbledon 10. Günün Ardından


10. günde ise kadınlar yarı finalleri vardı. İlk finalistin belirleneceği maçta Agnieszka Radwanska, Garbine Muguruza ile karşılaştı. Maça çok iyi başlayan Muguruza oldu ve ilk seti çok rahat bir şekilde 6-2 kazandı. İlk setteki yakaladığı momentumu ikinci sete de taşıyan Muguruza servis kırarak 3-1 öne geçmişti ancak Radwanska iyi bir ivme yakalayıp üst üste 5 oyun kazandı ve seti 6-3 alarak maçı final setine uzattı. Son settin başlarında iki raket de servis kırdı ama setin ilerleyen bölümünde rakibine üstünlük kurmayı başaran Muguruza oldu. Final setini 6-3 kazanan Muguruza, zorlu mücadeleyi 1 saat 55 dakikada tamamlayarak kariyerinde ilk defa bir Grand Slam’de finale yükselmeyi başardı. Bu sonuçla Muguruza 1996 ‘da finale yükselen Arantxa Sánchez Vicario'dan beri Wimbledon’da finale yükselen ilk İspanyol tenisçi oldu.

Spor: Wimbledon 9. Günün Ardından


Turnuvanın 9. Gününde erkekler çeyrek finalleri vardı. Roger Federer’in rakibi Gilles Simon’du. Ekselansları turnuvadaki mükemmel performansını bu maçta da devam ettirdi. Halle’de şampiyonluğa giderken de Wimbledon’da da hiç servisini kırdırmamış olan Roger Federer uzun bir aradan sonra ilk defa bu maçta servisini kırdırmıştı ve böylece bu uzun seri son bulmuştu. Halle’den beri tam 116 oyun boyunca hiç servis kırdırmayan Federer böylece 16 yıllık bir rekoru da kırmış oldu. Maçta servis kırdırdığı set dışında çok zorlanmayan Federer, Simon’u 6-3, 7-5, 6-2’lik setler sonunda yenerek müthiş bir performansla yarı finale yükseldi.

8 Temmuz 2015 Çarşamba

Spor: Wimbledon 8. Günün Ardından


8. gün kadınlar çeyrek final günüydü. İlk defa Wimbledon’da çeyrek final oynayan iki tenisçinin yani Garbine Muguruza ve Timea Bacsinzky’nin karşı karşıya geldiği mücadelede kazanan 7-5 6-3’lük skorla İspanyol Garbine Muguruza oldu. Bir önceki turda 5 numaralı seribaşı Caroline Wozniacki’yi elemeyi başaran Muguruza, çeyrek finalde de Bacsinzky’yi eleyerek kariyerinde ilk defa bir Grand Slam’de yarı finale yükselmeyi başardı. Ayrıca bu sonuçla Muguruza 1997 yılından beri Wimbledon’da tek kadınlarda yarı finale çıkmayı başaran ilk İspanyol tenisçi oldu.

Spor: Wimbledon 7. Günün Ardından


Turnuvanın 7. Gününde tüm zamanların en güzel eşleşmelerinden biri vardı. Bir dönemi beraber domine eden iki önemli tenisçinin maçı vardı. Dünya 1 numarası Serena Williams’ın dördüncü turdaki rakibi ablası Venus Williams’dı. İki yaşayan efsaneyi ve ayrıca buluşturan bu mücadele turnuvanın en kaliteli maçlarından biriydi. Tenis kalitesi gerçekten çok iyiydi ve çok güzel bir maç oldu.

7 Temmuz 2015 Salı

Bu Hafta - 05 Temmuz 2015

Her zamanki gibi biraz geç yazıyorum bu yazıyı. Umarım zamanında yazmaya başlarım ileride. Ama en azından hafta bitmeden yazabildim.

Ne Okudum ?

Geçen hafta Erin Morgenstern’in Gece Sirki isimli romanına başladım demiştim. Bu hafta onu bitirdim. Gerçi biraz zor oldu çünkü başlarda sıkılmıştım. Ancak ilerledikçe konu daha ilgi çekici hale geldi ve kısaca kitabı sevdim diyebilirim. Bunun yanında bir de çizgi roman okudum. Yine çok fazla kitap okuyamadım ama en azından iki tanesi bitmiş oldu. Çizgi romanın adı ise Deadpool Marvel Evreni’ni Öldürüyor’du. Eğlenceli bir çizgi romandı, tabi bu ana karakterin yani Deadpool’un karakterinden de kaynaklanıyor. Ayrıca çizimleri ve hikayenin gidişatı da güzeldi. Bunu da sevdim diyebilirim.  

Ne İzledim ?

Bu hafta The Good Wife’ı izlemeye devam ediyorum, ikinci sezonun ortalarındayım. Dizi harika gidiyor, Julianna Margulies (Alicia) ve Christine Baranski (Diane) her zamanki gibi inanılmazlar. Daha çok Good Wife’a ve kitaplara yoğunlaştığım için film izlemeye çok vaktim olmuyor aslında ama bu hafta La Strategie de la poussette ve Her’i izledim. La Strategie de la poussette adından da anlaşılacağı gibi bir fransız filmiydi, komik ama ortalama bir filmdi. Her ise çok güzeldi. Filmde kullanılan renkler ve müzikler çok güzel bir etki yaratıyordu. Juaquin Phoenix, Amy Adams ve Rooney Mara çok iyilerdi. Ancak asıl kahraman Scarlett Johansson’ın sesiydi. Ayrıca filmde çok güzel detaylar da mevcuttu. Filmin incelemesini yakın zamanda yazmayı düşünüyorum, o yüzden daha detaylı anlatmayayım burada.  

Ne Dinledim ?


Bu hafta Kongos’un Lunatic adlı albümünü dinledim. Lunatic zaten grubun tek albümü şimdilik ve ben de birkaç şarkısını bilmeme rağmen tamamını dinleyememiştim. Alternatif rock türünde olan bu albümü sevdim, Güney Afrikalı 4 kardeşten oluşan bu grubun biraz farklı ve güzel bir stili var. Eğer siz de benim gibi Radyo Eksen dinlemeyi seviyorsanız zaten grubun Come With Me Now ve I’m Only Joking’i kesin duymuşsunuzdur. Ben de ilk önce radyoda bu şarkılar ile karşılaşmıştım zaten. Bu ikisi dışında sevdiğim birkaç şarkıları daha var tabi ama en sevdiklerimden biri Hey I Don’t Know oldu. Onu aşağıya ekledim, bakabilirsiniz ama albümü ve diğer şarkılarını da dinlemenizi tavsiye ederim. Bu hafta Kongos dışında bir de AC/DC dinledim çünkü Spotify’a daha yeni geldi albümleri ve ben de eski albümlerinden itibaren dinlemeye başladım. Daha bitmedi tabii ki yeni gördüğüm için ama yine daha önce görmediğim güzel şarkılarını buldum. Bence gelmiş geçmiş en iyi gruplardan biri AC/DC’dir zaten. Onlardan da bir şarkıyı alta ekledim. (En sevdiklerimden biridir.)



Camp NaNoWriMo: 6. Günün Ardından



Aslında bugün oldukça güzel başladı. Bugün 3k yazmayı planlıyordum, onu da sabah 1k, akşam/gece 2k şeklinde bölmüştüm, Sonra kedim balkonun diğer tarafındaki dünyayı merak etti ve soluğu hastanede aldık. Sonuç olarak bende kalan 2k'yı yazacak kafa yok, şunu da aklımda kalmasın diye karaladım iki dakika. Başka zamana artık.

5 Temmuz 2015 Pazar

Camp NaNoWriMo: 5. Günün Ardından


Biliyorum, 4. günü atladım. Sebebi unutmam değil, aksine, tüm gün aklımdaydı. Sorun, daha 4. günden hedefimin bayağı gerisinde kalıp kendimden şüphe etmem ve bu yılın kampını yarım bırakmam gerekip gerekmediğini düşünmemdi. Neyse ki kararımı vermem yalnızca bir gün sürdü ve bırakmak yerine hedefimi 70k kelimeye indirmeyi tercih ettim. Bu benim için daha mantıklı ve, kendime karşı dürüst olmam gerekirse, ulaşılabilir bir hedef oldu. 

Şu anda 3k kelimede gerideyim, bugün daha yazamayacağımı da hesaba katarsak yarın 5,5k geride olacağım. Şu anda bu, bana 25 günde kapatabileceğim bir boşluk gibi görünüyor. Kendime güvenim geldi yeniden.

Gece yarısı gelen güncelleme: Daha yazamam dedikten sonra 704 kelime daha yazdım ve geceyi 9.031 kelimeyle kapattım; sağdaki çubuğu güncelledim, bu yazıdaki diğer şeyleri aynı bıraktım. Gece yarısını geçtiğimiz için şu anda tam olarak 4.517 kelime gerideyim.

Spor: Wimbledon 6. Günün Ardından



6. günde ise en önemli kayıp yaşandı bence. Geçen senenin şampiyonu ve benim Wimbledon’da izlemeyi en sevdiğim oyunculardan biri olan Petra Kvitova sürpriz bir yenilgiyle turnuvaya veda etti. Aslında sürpriz demek çok doğru da olmaz belki çünkü rakibi eski dünya 1 numarası olan Jelena Jankovic’ti. Sürpriz diye nitelendirmemin nedeni Jankovic’in eski formundan uzak olması ve Kvitova’nın da son yıllarda Wimbledon’da çok iyi olmasıydı. Ancak Kvitova son yıllardan farklı olarak bu sene bir hastalık sebebiyle her yıl Wimbledon öncesi katıldığı Eastbourne’e katılmamış ve hazırlık dönemini boş geçmişti. Son şampiyon, Jankovic’in müthiş direnişinin ve belki de çok iyi bir hazırlık dönemi geçirmemesinin etkisiyle tunuvaya bu sene çok erken veda etti.

Spor: Wimbledon 5. Günün Ardından


5. günün en beklenen maçı ise turnuvanın şu ana kadarki en çekişmeli ve en heyecanlı maçıydı. O günün manşetlerinde de bu beklenti açıkça görülüyordu. İngiltere’de manşetler Britanya 1 numarası mı yoksa Dünya 1 numarası mı şeklindeydi. Dünya 1 numarası Serena Williams ile Britanya 1 numarası Heather Watson aradındaki bu müthiş mücadele kesinlikle görülmeye değerdi.

Spor: Wimbledon 4. Günün Ardından


Bu sene düşüş yaşayan tenisçiler arasında belki de en önemli isim Rafael Nadal. Wimbledon’da 2011’de oynadığı finalden beri iyi bir sonuç elde edemeyen ve erken elenen Rafa bu sene de turnuvaya erken veda etti. Turnuvanın ikinci turunda bir servis-vole oyuncusu olan Dustin Brown ile karşılaşan dünya 10 numarası Nadal, rakibinin iyi file önü oyununa bir türlü çözüm üretemeyince Wimbledon’a üst üste üçüncü kez erken veda etmekten kurtulamadı.

Bu hafta | 29 Haziran - 5 Temmuz 2015

Ne Okudum?
Önceki Bu Hafta yazılarında yaptığımdan farklı olarak, bundan sonra o hafta okuduğum tüm kitapları değil, yalnızca bazılarını burada listelemeye karar verdim. Böylesi çok daha kolay. Okuduğum tüm kitapların bir listesini Goodreads'te read rafımda bulabilirsiniz zaten.
Bu hafta altısı R2R olmak üzere toplam sekiz kitap okumuşum. Diğer ikisi:



Ne İzledim?

  • James Bond'un dört filmini daha. Hâlâ beni pek cezbetmiyor; ama en azından ilerleme kaydediyorum.
  • Polar Express'i. Bana göre değildi.
  • İzlemeyi ne zamandır ertelediğim, White Collar'ın 6. sezonunun 2. ve 3. bölümleri. Dizi geçen yıl bitti, benim de son beş (artık üç) bölümüm kalmıştı, izlememek için kırk takla atıyordum. Sonunda başladım.



Ne Dinledim?

  • Birkaç single. Genel olarak iyi şarkılar vardı; ama albümleri sabırsızlıkla bekleyeceğim kadar hoşuma giden bir tanesiyle karşılaşmadım.
  • Framing Hanley'nin The Sum of Who We Are albümünün ilk dört ya da beş şarkısını. İlgimi çekmedi.
  • Nothing More'un Nothing More albümü. İlk şarkı başladığında bu albümü daha önce de dinlediğimi hatırladım; ama yine de bir kez daha, sonuna kadar dinledim. 
  • Echoes the Fall'un Echoes the Fall albümü. O şekilde işaretlenmemiş; ama EP demek daha doğru olabilir, albüm dört şarkıdan oluşuyor.
  • House of Heroes'un birkaç albümü, karışık. Şu ana kadar dinlediklerim oldukça hoştu, sırayla dinlediğimde bir inceleme yazmayı düşünüyorum.

4 Temmuz 2015 Cumartesi

Spor: Wimbledon 3.Günün Ardından


Dünya 1 numarası Serena Williams, ikinci turda Timea Babos ile karşılaştı. Mücadeleyi 1 saate yakın bir sürede kazanan 6-4 ve 6-1’lik setlerle kazanan Serena adını rahat bir şekilde ikinci tura yazdırdı.

Spor: Wimbledon 2. Günün Ardından


Turnuvanın ikinci gününde Roger Federer korttaydı. Centre Court’ta Damir Dzumhur ile karşılaştı. Ekselansları bu sene Roland Garros’ta da karşılaştığı Boşnak rakibini yine rahat bir şekilde geçmeyi başardı. Federer maçı 6-1, 6-3, 6-3'lük setlerle 1 saat 7 dakikada kazandı.

Spor: Wimbledon 1. Günün Ardından


Aslında Wimbledon’daki ilk beş gün için bir yazı yazmayı düşünmüştüm ancak sonra fark ettim ki yazacak bir sürü önemli maç var o yüzden yine her gün için ayrı bir yazı yazmaya karar verdim. Açılış günüyle başlayalım.