12 Aralık 2015 Cumartesi

Kitap/İnceleme: An Ember in the Ashes/Küller ve Kor - Sabaa Tahir


An Ember in the Ashes/Küller ve Kor
An Ember in the Ashes #1
Sabaa Tahir

Orijinal Basım Tarihi: 28 Nisan 2015
Çeviri Basım Tarihi: Kasım 2015
Yayınevi: Epsilon Yayıncılık

Goodreads Puanı: 4.39/5
Benim Puanım: 3/5









Not: Ben kitabı İngilizce aslından okudum, terimleri Türkçe baskıyla karşılaştırmadım, çeviride olabilecek potansiyel farklılıkları göz önünde bulundurarak parantez içlerine asıl kavramları da yazıyorum.

Hakkındaki fikrimin çok fazla kez değiştiği, cidden iyi olmakla ortalamanın altı olmak arasında gidip gelen kitaplardan biri oldu An Ember in the Ashes/Küller ve Kor. Okuduğum için memnunum, serinin kalanını da takip edeceğim; ama hayranı olmaktan çok uzağım.



The field of battle is my temple. The swordpoint is my priest. The dance of death is my prayer. The killing blow is my release.

Kitap iki farklı karakterin bakış açılarıyla anlatılıyor: Elias ve Laia. Biri (Elias) yirmi yaşında, altı yaşından beri askeri eğitim alıyor ve ordudan, İmparatorluk'un (Empire) üzerinde yaptığı baskıdan ve sürekli üzerinde hissettiği kontrolden kurtulmaktan daha fazla istediği hiçbir şey yok. Diğeri (Laia) de korkak ve geri zekalının teki olduğu için önce abisini ele verdi, sonra onu bırakıp kaçtı, şimdi de sırf vicdan azabı çektiği ve ondan başka ailesi kalmadığı için onu kurtarmaya çalışıyor, bunun için de Direniş'e (Resistence) katılıyor. Bunlarla birlikte sevebileceğim ama beni kendinden soğutmayı bir şekilde başaran Helene, hakkında ne düşüneceğimi hâlâ bilemediğim Izzi, Elias'ın (ne yazık ki hiçbirini doğru düzgün tanıma şansımız olmayan) diğer yakın arkadaşları gibi gayet zengin bir kadrosu var aslında kitabın/serinin; ama Elias ve Laia, diğerlerini görebilmek için biraz fazla baskın gibi. Şahsen benim favori karakterim Afya Aya-Nur ve onu doğru düzgün görememiş olmamız acınası. Bir sonraki kitapta biraz daha denk gelsek fena olmaz sanki.

Benim asıl sorun yaşadığım noktaysa olay örgüsüydü aslında. Kitap belli bir noktayı geçtikten sonra sürükleyici hale geliyor; ama bu yalnızca karakterleri merak ettiğiniz için, sonra ne olacağı sorusu bu konuda herhangi bir rol oynamıyor. Neredeyse her şey şansa, tesadüfe ve yazarın her nedense bizim bilmemize gerek olmadığına karar verdiği bir kehanete (prophecy) bağlı olarak ilerliyor, karakterlerin kendi başlarına yaptıkları çok az şey var, hatta karakterlerin eylemleri o kadar önemsiz ki ne yaparlarsa yapsınlar işler aynı şekilde gelişmeye devam ediyor. Şu Augurlar (çevrildiyse kahin filan olmalı) hikaye içindeki bir detay olarak iyiler; ama kitabın olay örgüsünü ele geçirdiklerinde kitap kocaman bir yıldızı sırf onların üzerinden kaybedebiliyor. Trials (ne diye çevrilmiş olabileceğini bilemedim, şu dörtlünün İmparator olmak için giriştiği savaşlar yığını işte) olay örgüsünün en iyi (ve neredeyse tek iyi) yanıydı ve oraya bile burunlarını soktular. Özellikle dördüncü Trial onlar araya girmese çok daha güzel olabilirdi. Ya da yazar araya aşk üçgenleri/dörtgenleri sokmak için bu kadar uğraşmamış olmasaydı. 

Hiç bahsetmediğimi şu anda fark ettim; world-building de bir hayli zayıftı aslında. Tarih bilgim muhteşem değildir; ama kitaptaki askeri sistem, genel evren ve benzeri detayların ciddi bir kısmını gerçekten Roma İmparatorluğu'nu düşünerek anlayıp bir yerlere oturttum, öbür türlü olmadı. 

Bunların haricinde, Commandant (Kumandan/Komutan olabilir) kadar muhteşem çok az karaktere denk geldim. Onun için bir novella yazsa okurum yani, o derece. Bir o, bir de Afya Aya-Nur. Tehlikeli kadınları seviyorum.


“Fear is only your enemy if you allow it to be. Too much fear and you're paralyzed. Too little fear and you're arrogant.”


Özetle, kalite konusunda pek çok soru işareti taşısa da zor kısmı atlattıktan sonra elinizden düşürmeyeceğiniz kitaplar arasında. Vice versa. 3/5.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder