19 Nisan 2015 Pazar

Kitap/İnceleme: Champion/Şampiyon - Marie Lu


Champion/Şampiyon
Legend #3
Marie Lu

Yayınevi: Pegasus Yayınları
Orijinal Basım Yılı: 2013
Çeviri Basım Yılı: 2015

Goodreads Puanı: 4.19/5
Benim Puanım: 4/5






İlk kitabın incelemesi için.

Buradan sonrası spoilerdan ibaret dahi olabilir, benden söylemesi.
Bu kitabın incelemesini yazmaya sanırım üç ya da dört gündür uğraşıyorum. Her seferinde başladım, görüldüğü üzere hiçbirinde de doğru düzgün bir şey yazıp tamam bitirdim, muhteşem oldu dedirten bir iş çıkaramadım. Görünüşe göre genel olarak seri hakkında yazabileceklerimi büyük ölçüde ikinci kitabın incelemesinde yazıp bitirmişim, bu yüzden bu yazıda katı bir şekilde üçüncü kitaba odaklanacağım. En azından planım bu.
I stand there for a while, then sit cross-legged before it and bow my head. "Hi, Metias," I say in a soft voice. "Today's my birthday. Do you know how old I am now?"I close me eyes, and through the silence surrounding me I think I can sense a ghostly hand on my shoulder, my brother's gentle presence that I'm able to feel every now and then, in these quiet moments. I imagine him smiling down at me, his expression relaxed and free.
"I'm twenty-seven today," I continue in a whisper. My voice catches for a moment. "We're the same age now."
Champion/Şampiyon, pek çok nedenle bana serinin asıl geçiş kitabı gibi geldi, her ne kadar serinin son kitabı olsa da. Prodigy/Deha'yla ara verdiğimiz karakterlerin hayatlarının en derinliklerine burnumuzu sokma işlemine bu kitapla birlikte devam ediyoruz ve bir yandan June'un ikinci kitapta üstlendiği Princeps-Elect rolüyle nasıl başa çıktığını ve Elector Anden'la olan ilişkisi üzerinden hem Republic'in hem de yeni dünya siyasetinin nasıl işlediğini görürken diğer yandan Day'in yavaş yavaş ölümüne ilerlemesi ve ikinci kitapla birlikte çok uzun bir aradan sonra kavuştuğu kardeşi Eden'la olan ilişkisini inceliyoruz (bu bayağı uzun bir cümle oldu). Paragrafın ilk cümlesi sizi yanıltmasın; serinin en sevdiğim kitabı açık ara farkla Champion/Şampiyon.

Kitabın en sevdiğim yerini baştan söyleyip heyecanımı atayım, ondan sonra yazıya devam ederim: Thomas'ın itirafı. İlk kitaptan beri Metias deyip duruyorum, sonunda bu kitapla birlikte öldüğü gece aslında neler olduğu hakkında da, Metias hakkında da, Thomas hakkında da daha fazla şey öğreniyoruz. Bunu söylemekten bir miktar rahatsızlık duyuyorum; ama Thomas'ı tanıdıkça ona daha fazla ısındım. Metias'ı öldürdüğü için ondan nefret ediyor filan olmam gerekiyordu; ama kişiliğinin görevine itaatsizlik etmesine hiçbir koşulda elvermeyecek türden olduğunu bir kez kabullendikten sonra ister istemez, "O da haklı şimdi," diyorsunuz. 

Eden'a da beklediğimden çok daha çabuk ısındım. Yaşı küçük karakterle genelde aram pek olmaz ki aslında serinin ana karakterleri olan June ve Day'e karşı beslediğim hafif soğukluk ve hakkında kırıntılardan başka bir şey bilmediğim Metias'a bu kadar düşkün olmamın da bununla yakından ilişkisi olduğundan şüpheleniyorum. Ne var ki, bütün bunlara rağmen, Eden böyle yanakları ısırmalık bir tip oldu benim gözümde, her yerden fırlayan, zeki, büyümüş de küçülmüş velet tiplemesi yani. Karakteri tanıdıkça Republic'in ona yaptıklarına daha da bir öfkelendim, deneylere iyice bir sinirlendim. 
Thomas stares at the floor between us with hollow eyes. “I loved him, June,” he says after a moment. “I really did. Everything I did as a soldier, all my hard work and training, was to impress him.” His guard is finally down, and I can see the true depth of his torture now.
Kitaptaki olaylara dönecek olursak; özellikle de kitabın sonuna doğru Colonies'e bir hayli sövdüm diyebilirim. June'dan aldıkları virüsü kullanarak Republic'e saldırmak için kendilerine haksız da olsa bir gerekçe yaratmış olmaları bir savaş stratejisi olarak saygı duyulacak türden; ama aynı zamanda fazlasıyla adice. Sen git, tam da ateşkes imzalanmışken saldır adamlara. Ayıp yani.

Ha bu savaşın iyi (kitap için, demek istiyorum) bir yanı olarak, Afrika ve Antarktika arasındaki uzuuun süreli anlaşmazlıktan haberdar olmuş olduk. Zaten June'un pozisyonu sayesinde siyaset hakkında bir ton şey öğreniyoruz demiştim yukarıda, bu da onun örneklerinden biri; dünya siyasetini daha iyi görüyoruz. Antarktika yardım karşılığında Republic'ten toprak istiyor, Colonies ateşkesi bozuyor, Afrika Colonies'e destek oluyor; diğer taraflar yine yok ama diğer taraflarla çok bir işimiz de yok zaten. Çok geniş çaplı bir dünya savaşı çıkmaması iyi bir şey, sanırım.

Son olarak, kitabın sonundan nefret ettim. Her zaman mutsuz sonlardan yana biri olduğum da düşünülürse, bu zaten pek beklenmedik olmasa gerek; ama beni rahatsız eden asıl şey her şey orada gayet güzel bağlanıp ayrı dünyaların insanları oldularda bırakılabilecekken yazarın zorlayıp yine yollarını kesiştirmesi. June'un yıllarının nasıl geçtiğini görmek güzeldi; ama o kadar. En son Day onu hatırlar gibi olmasa da onu görmeden geçip gitse daha hoş olurdu. Yine de şu alıntıyı eklemeden edemiyorum gerçi:
Then Day reaches out and touches my hand with his. He encloses it in a handshake. And just like that, I am linked with him again, I feel the pulse of our bond and his- tory and love through our hands, like a wave of magic, the return of a long-lost friend. Of something meant to be. The feeling brings tears to my eyes. Perhaps we can take a step forward together.
“Hi,” he says. “I’m Daniel.”
“Hi,” I reply. “I’m June.”
Özetle, serinin son kitabı olarak biraz sallantıda olsa da genel olarak güzel yazılmış bir kitaptı. 4/5

2 yorum:

  1. kitapların kapakları hakkında bilginiz var mı?

    YanıtlaSil
  2. Gördüğüm kadarıyla hepsi orijinal kapaklarıyla basıldı. :)

    YanıtlaSil